namaz

namaz

16 Eylül 2009 Çarşamba

Günümüz Müslüman Gencinin Psikolojisi

Günümüzde genç olmak, özellikle de Müslüman bir genç olmak çok zor. Neden mi? İslam’ın ders verdiği öğreti ile dışarıdaki dünya birbirinden oldukça farklı. İslam, Müslüman gence iffetli olmasını, gözünü haramdan ve günahtan korumasını, eline, diline ve beline sahip olmasını salık verirken tam bir günah kazanı olan dış dünya, gençleri İslam öğretisinin tam aksini yapmaya davet ediyor. Kısacası gençler bir ikilem arasında kalıyor; bir yanda İslamın öğretileri öte yanda modern dünyanın yaşam biçimi.



Bir ikilem arasında kalan günümüz Müslüman genci, ateşin içine atılan Hz. İbrahim’ı, Firavun’un sarayında yetişen Hz. Musa’yı, Züleyha’nın karşısındaki güzeller güzeli Hz. Yusuf’u, balığın karnındaki Hz. Yunus’u, yaralar içindeki Hz. Eyyûb’u ya da sapıklar içerisindeki Hz. Lût’u andırıyor. Bu zaman İslamiyet’in ilk ortaya çıktığı zamanla da benzerlikler gösteriyor. O zaman da İslam’ı tercih edenler maddi işkenceler altında ezilirken, şu zamanın Müslüman gençliği de belki maddi işkencelerden daha ağır olan manevi işkenceler altında huzursuz bir hayat yaşıyor.



Müslüman genç ne mi hissediyor? Bir ikilem ve onun yol açtığı bir buhran duygusu. Bir tarafta Allah-ü Teâlâ’nın emirleri, diğer tarafta zamanın câzibedar fitnesinin gençleri kendi yörüngesine alma çabası, ve ikisi arasında bocalayan âhirzaman Müslüman genci.





Beş Buhran



Bu genç, Yaratan’ın emrinin her şeyin üstünde olduğunu biliyor. İhlasın kırılmaması gerektiğini de biliyor, ihlassızlığın zararlarını da. Biliyor bilmesine ama şiddetle hücum eden günahlar karşısında kendisini tutamayıp şeytana mağlup oluyor. İstemeyerek de olsa şeytanın tuzaklarından birine yem oluyor ve günaha giriyor. Ardından ise büyük bir pişmanlık geliyor… Edilen tövbeler… Yapılan yeminler… Kılınan namazlar… Ve sonrasında yine bir şeytan tuzağı ve yine bir mağlubiyet. Ve bu genç kendisine bir vasıf atfediyor: günahkar. “Ben bir günahkarım, günahlardan kendimi alıkoyamıyorum” diye içten içe mırıldanmalar başlıyor. Ve kendine atfedilen bu vasfı yeis ve ümitsizlik duygusu takip ediyor.



İkilem içinde kalan ve tövbe ettiği günahların kapısına tekrar tekrar yanaşan bu genç, çevresine bakıyor… Çevresindeki yakın arkadaşlarını mübarek olarak görüyor. Evde kaldığı, okulda görüştüğü arkadaş çevresi çoğunlukla mübareklerden müteşekkil. Ama kendisi de o mübarekler içinde bir namübarek. Bu “namübarek” lik de ona büyük bir darbe vuruyor ve günahkarlık vasfının yanına bir de bu vasıf ekleniyor. Gel gelelim bu Müslüman gencimiz, insanların kendi ‘namübarek’ liğini bilmesini istemiyor. İstemediği için de bu vasfı gizleme yolunu tercih ediyor. Ve üzerine ‘mübarek’ marka bir elbise giyerek insanlar arasında hayatını devam ettiriyor. Görünüşte giyilen bu mübarek marka elbise gencimizi biraz rahatlatmasına rağmen gerçekte onu üçüncü bir uçuruma daha sürüklüyor. Nasıl mı?



“Ben” diyor, “iki yüzlüyüm, mübareklerin arasında bir mübarekken onlar olmadığında ise bir ‘namübarek’ im. ‘Günahkâr’ lık ve ‘namübarek’ lik vasıfları masum gencimizi boğmaya yetmiyormuş gibi yanına bir yenisi daha ekleniyor. O da riyakarlık hissi. Ve Müslüman genç bu üç meş´um vasıf altında boğulmaya başlıyor.



Bu üç vasfın ağırlığı yetmiyormuş gibi dördüncü darbe de beklenmedik bir yerden geliyor. Âhirzaman gençliğinin çoğu sahip olduğu bu üç yüz kızartıcı vasfın başkaları tarafından bilinmesini istemediğinden onları gizleme yoluna gidiyor. Dışarıya karşı daima mübarek görünümü çiziyor. Halbuki Bediüzzaman hazretlerinin tabiriyle içi dışına bir çevrilse her şey ayan beyan ortaya çıkacak. Bir çok kişi kendi gerçek görünümünü saklıyor ve vücudunun her tarafını kaplamış olan yaraları, üzerine giydikleri elbiselerle örtmeye çalıştıklarından, onu gören karşıdaki kendini ‘namübarek’ hissediyor. Halbuki o kendini “namübarek” hisseden de yaralarının üzerine giydiği mübarek marka elbiselerle ortalıkta. Kısacası bu üç vasfa sahip olduğunu bir çoğu düşünüyor ama düşünenler de bunu dışarı vurmaktan kaçındıklarından herkes sadece bu gibi buhranları kendisinin yaşadığını ve bu üç vasfa sadece kendisinin sahip olduğunu zannediyor. İşte Müslüman genci sarsan dördüncü his: ‘Günahkarlıkta, namübareklikte ve riyakarlıkta yalnızlık.



Beşinci buhrana geçmeden önce biraz psikolojiden bahsetmek gerekiyor. Psikoloji der ki, eğer bir kişide bilişsel huzursuzluk varsa kişi bu huzursuzluğu gidermeden huzurlu bir hayat süremez. Mesela sigara içen bir adam, sigaranın zararlarını anlatan bir yazı okuduğunda, sigaranın kansere yol açtığını ve her içilen sigaranın ömrü 5 dakika kısalttığını öğrenince bir bilişsel huzursuzluk yaşıyor. Yani kendi yaptığı ile okuduğu haber çelişiyor ve buda bilişsel bir huzursuzluğa yol açıyor. Bu insanın yapacağı ilk iş bu huzursuzluğu gidermek. Bu da iki türlü olabilir; ya sigarayı bırakacak - ki gayet zor ama bu ikilemden ve bilişsel huzursuzluktan kurtulmanın da en sağlam yoludur - ya da yaptığı işi rasyonalize edecek (mantığa bürüyecek). Nasıl mı? İlk önce kendisi gibi sigara içen tanınmış kişileri arayacak. “Bak Cumhurbaşkanımız, Başbakanımızda da içiyor; sanatçıların çoğunun ağzından sigara hiç düşmüyor” diyecek. Sonra “Hem Ahmet 60 senedir içiyor ama sapasağlam, hem sigara içerek daha az yaşayacağım ama bu yaşamım daha keyifli olacak” gibi yaklaşımlarla kendini rahatlatma yoluna gidecek. Diğer bir çare olarak da okuduğu haberi yalanlamak yoluna gidecek ve o haberin aksini iddia eden bir başka habere cankurtaran simidine yapışır gibi sarılacak. Kısacası çaldığı minareye bir kılıf uydurarak bir nevi huzur bulacak… Ama sahte bir huzur…



Aynen böyle de, işlediği günahların büyük azaplara yol açtığını ve bunun da cehennemi netice verdiğini, kimsenin görmediği günahları meleklerin ve Allah-ü Teâlâ’nın gördüğünü bilen Müslüman genç, bilişsel bir huzursuzluğa giriyor. Günah işlemekten kendini bir türlü alokayamıyor. Günahlardan da yakasını kurtaramadığı için bilişsel huzursuzluk devam ediyor. En iyisi yapılan bu işi rasyonalize edeyim, yani yaptığım işe bir kılıf bulayım diyor. Tam başlayacakken birden düşünüyor “Haşa! Şimdi işlediğim günahı haklı mı çıkarayım” deyip küfrün kapısına yanaşmaktan korkuyor. Böylece rasyonalize yolu da kapanmış oluyor. Belki de en derin sancıyı bu anda yaşıyor. İşte yaptıkları günahları ne rasyonalize edebilen ne de onlardan kurtulabilen günümüz Müslüman genci bilişsel huzursuzluk içinde hayata devam etmek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda daima psikolojik olarak sorunlar yaşıyor, gün geçtikçe daha da asabileşip daha da alıngan hale geliyor. Kendisine daima hakaret ediyor ve karamsarlaşarak hayatını zehir ediyor.



Bir kısmı bu beş buhran içinde hayatlarına ak aksak devam ederken, imanı zayıf olanları çok daha büyük sarsıntılar bekliyor. Eğer âhirzamanın bu Müslüman genci sağlam bir îmânî ders almamışsa, bu bilişsel huzursuzluğu gidermek için akla gelmedik yollar deniyor. Artık îmânî derslerin yapıldığı mekanlara uğramak istemiyor. Uğrasa yeni şeyler öğrenecek, ama dışarı çıkınca onlara zıt hareketlerde bulunacak, bilişsel huzursuzluk daha da artacak. Hem kendisi o gruba ait değil ki, o ‘namübarek’, onlar ise mübarek, mübareklerin arasına ancak mübarekler girebilir. Bir kısmı bu yolu seçip îmânî dersleri bırakırken diğer bir kısmı da îmânî derslerin yapıldığı evlerde kalmasına rağmen oraları terk ediyor. “Ben onların arasında yaşayamam, onlar çok temiz safi, mübarek insanlar, benim ise öyle kusurlarım var ki, onlar arasına giremem.” gibi mülahazalarla kaldığı evlerden çıkıyor. Bediüzzaman hazretlerinin tabiriyle bir sineğin ısırmasından kaçarken yılan ısırmalarına hedef oluyor.



Bu îmânî derslerden haberi olmayan diğer bazıları daha da ileri giderek küfre doğru adım adım yaklaşıyor. Kendi işlediği günahı inkar edemiyor, bilişsel huzursuzluğunu gidermek istiyor. Bunun için çareler ararken, Cehennem’in, meleklerin hatta Allah’ın yokluğunu içten içe arzu ediyor. Ve bu uğurda bulduğu küçücük delillere can havliyle sarılarak onları büyük bir delilmiş gibi görüyor. Ve sahip olduğu kutsi değerleri inkar etmeye başlıyor.



Müjdeler



Bu kadar zor durumda bu muzdarip gençlere elbetteki bir çok müjdeler var. İlk olarak Allah’ü Teâlâ, “Eğer kendisinden yasaklanmakta olduğunuz günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi çok hoş bir yere (cennete) koyarız (Nisa, 31)” buyuruyor. Ve başka bir âyette ise, “Ey nefisleri aleyhine günah işlemekle ömürlerini israf eden kullarım! Günahlara bulaştık diye Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Şüphesiz ki Allah bütün günahları bağışlar (Zümer 53)” müjdesi ile günaha saplanan biçare gençleri bir nebze olsun rahatlatılıyor. Bununla beraber, Allah-ü Tealanın Gafûr (çok bağışlayan), Tevvâb (tövbeleri tekrar tekrar kabul eden), Rahîm (kullarına çok merhamet eden) ve Settâr (ayıpları ve günahları örten) isimleri bu gençliğin imdadına yetişiyor ve onlara yeni kapılar açıyor.



Yüce Allah’tan sonra müjde, âlemlerin efendisi Hz. Muhammed aleyhisselâmdan geliyor. O da âhirzamanın bunalmış gençlerini teselli edercesine şöyle buyuruyor: “Eğer siz (sahabeler) benim dediklerimden birini yapmazsanız, cehenneme girersiniz, ancak öyle bir zaman gelecek ki, söylediklerimden birini yapan cennete girecek”. Ve yine gençlere başka bir müjdeyi de şu sözle veriyor “Benim şefaatim ümmetimden büyük günahları olanlar içindir.



Müjdeler devam ediyor. Bediüzzaman Said Nursi’de bu gençliğine hitaben diyor ki, “Sizler bu meşakkatlere sabretmekle sahabelerin küçük kardeşleri oluyorsunuz.”



Kısacası günümüzde Müslüman olarak yaşamak zor, zor olduğu kadar da psikolojik olarak yorucu. Ama bu duruma sabretmenin de mükafatı çok ama çok büyük.



Mehmet Teber

15 Eylül 2009 Salı

Delikanlı Nasıl Olunur?

DELİKANLI adam bileğinin hakkıyla elde eder asaletini. Öyle doğuştan ayrıcalıklara fit olmaz şikeli başarılarla övünmez hakkını vermediği etiketi yakasına takıp hava atmaz. Asaletin damarlarında dolaşan kanın biyokimyasına değil, Rabbine hakkıyla kul oluşuna bağlı olduğunu pekâlâ bilir. Hep hatırındadır ırkını kendisinin seçmediği. Kendisini ırkından, köyünden, babasından, dedesinden dolayı övenlere gülüp geçer. Eliyle emeğiyle tek bir taş koymadığı duvarlar üzerine basarak yükselmeyi kendine yakıştırmaz. Olsa olsa, asil dedelerinin torunu olmaya çabalar, güzel işlerle anılan milletine yakışır şeyler yapmaya özen gösterir. İlkokul yıllarından beri belletilen etrafı düşmanlarla çevrili ülkedeyiz telkinlerine kanıp, sınırların ötesine adım atmaya korkmak delikanlının işi değildir.
Delikanlı adam, delikanlılığın Rabbine kul olmaktan geçtiğini bilir. Peygamberleri en delikanlı adamlar bilir. Babasına baş kaldıracaksa genç İbrahim [as] gibi isyan eder. Yapıp ettiklerini sorgulamadan kuşaktan kuşağa aktaran kokuşmuş törenin kanlı ve kirli ipine bağlamaz aklını. Dimdik durur, durur İbrahim [as] gibi. Erkekliğini ispatlayacaksa, yakışıklı Yusuf [as] gibi durur şehvetle süslenmiş billboardlar karşısında. Erkek olmanın önüne gelen yılışık çağrılara, gözünü boyayan sığ aşüfteliklere, tenden ötesini vaad etmeyen, hatta teni bile vaad etmeyen sırnaşık teklifsizliklere kapıanlmak olmadığının farkındadır. İntikam almak gerekirse kendine çektirenlerden, Mekkeyi fetheden Muhammed Aleyhisselatüvesselâmın yaptığını yapar. Düşmanlık edenlere, onların kendisine yaptığının aynısını yapmaz kötülüğün yerine yeni bir kötülük daha eklemez. Kötülüğün yerine iyiliği koyar onların yaptığının tam tersini yapar. İntikamını böylece alır.

Sağlıçakla Kalın....

HAYATIMIZIN AMACI SADECE DAHA İYİ YAŞAMAK MIDIR?

Ne için yaşıyorsunuz, amacınız nedir? Meslek edinmek, aile kurmak, ev-araba almak, yaşamın tadını çıkarmak bunlar mıdır amacınız?... Dünyada peşinden koşturarak kazandığınız her şey yok olacak. Yani hayatınızın amacı olarak gördüğünüz her şey yok olacak. Peki bütün bu yok olacak şeyler, insanın amacı olabilir mi?

Dünyanın en zengin kişilerinin hayatına baktığımızda görüyoruz ki , onlarca odadan oluşan malikanelere bile sahip olsalar, yaşadıkları an içinde , evlerinin en fazla bir odasında oturabilirler. Gardroplar dolusu kıyafetleri de olsa, aynı anda yalnız bir kıyafetlerini giyinebilirler. Allah’ın nimet olarak verdiği binlerce çeşit yiyeceğe sahip olsalar bile , en fazla iki üç tabak yiyebilirler, daha fazlasını yiyemezler.

Açıkça anlaşılmaktadır ki insanların dünya hayatındaki davranışlarının çoğu, bos bir hırstan kaynaklanmaktadır. Oysa bunlar ne hırs yapılacak, ne de sahip olunduğu icin gurur duyulacak şeylerdir. Aksine her biri geçici dünya hayatının aldatıcı birer metaıdır:

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)

Dünyanın her köşesinde farklı kültür ve ortamlardaki insanların çoğu yalnızca bu dünyevi hedefler doğrultusunda yaşarlar. Oysa ayette de bildirildiği gibi insanın dünyada bulunma amacı bunların hiçbiri değildir. Yaşamın ve ölümün yaratılma nedenini sonsuz Yaratıcı Allah Kuran’da bildirmektedir:

"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2)

Burada sıraladıklarımız, insanın asıl ideali olabilecek konular da değildir; bu istekler yalnızca insanın Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmesi için birer araç olabilir. Yüce Allah’ın akıl vererek nimetlendirdiği insanın dünyada bulunma amacının, sadece iyi bir iş sahibi olmak ya da iyi bir kariyer yapmak olmadığı açıktır. Bunların hepsi Allah'ın insanlara verdiği nimetlerdir, ancak insanın Allah'ı, ölümü ve ahireti unutarak kendisine yalnızca bunları amaç edinmesi hatalıdır.

Vicdanlı ve samimi bir insanın yapması gereken, yaratılış amacını düşünmesi ve “De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Enam Suresi, 162) ayetinde emredildiği üzere tüm yaşamını Yüce Rabbimiz’in bildirdiği şekilde geçirmeye çalışmasıdır.


İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten Allah Kuran’da, yaratılışın gerçek amacının oyun ve oyalanma olmadığını tüm insanlara haber vermektedir:
“Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık. Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, Kendi Katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık.” (Enbiya Suresi, 16-17)

Bu düşünceyle yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı kendi istek ve tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir yer olarak görmezler. Kendi nefislerini tatmin etme gibi bir hırs taşımaz, güçlü bir imana ve elçilerinin sahip oldukları üstün ahlaka sahip olmayı ister, bunun için dua ederler. Allah'a yakın olma konusunda gerçek anlamda tutkulu bir istek taşırlar. Bunun sonucunda da davranış ve düşünceleriyle Kuran ahlakına uygun bir olgunluk ve bunlardan kaynaklanan üstün bir karaktere sahip olurlar. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi tefekkür ederler… Allah'ın her an kendilerini gördüğünün ve yaptıklarından haberdar olduğunun farkındadırlar ve bu nedenle davranışlarının her zaman Kuran’a uygun olmasına dikkat ederler.

Sonuç olarak; inanan insanın hedefi basit dünyevi çıkarlar değildir; hedefi büyüktür, bu nedenle kazancı da büyük olacaktır..

14 Eylül 2009 Pazartesi

20 Ağustos 2009 Perşembe

Ramazan Müjdesi

Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurânî bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...

Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavî kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

Mü'minlere İlâhî bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.

Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)


Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.

Selmân-ı Fârisî (r.a.) anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:

"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.
Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.
Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.
Bu ay yardımlaşma ayıdır.
Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.
Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur
."

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.
Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.
Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.
Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.
Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir
.(2)


Kaynaklar:
(1) et-Tergib ve't-Terhîb, 2:99.
(2) A.g.e, 2:94.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

GENÇLİK ELDEN GİTMEDEN

Gençlik, ömrün baharıdır. Aktif, dinamik, heyecanlı olarak doludizgin yaşanmak ister gençlik. Cesaretle tuttuğunu koparmak ister. Bir kuş misali özgürlüğe kanat açmak ister. İnsanoğlunun hayatının en önemli ve en güzel dönemi olarak bilinir gençlik. Gençlik, güzel olduğu kadar bir o kadar da tehlikelidir. Olgunlaşma devresine ulaşmadığı için düşünmeden bazen kararlar alınır, sonunun neye varacağı kestirilmeden doğru yanlış ayırt edilmeden hayatı tozpembe görmektir gençlik. Birçok değerlerin kıymeti bilinmeden… O değerlerden biride gençlik dönemidir.




Allah-u Teala’nın insanoğluna vermiş olduğu nimetlerden biridir gençlik dönemi. Ancak ne var ki bu nimette diğer nimetler gibi geçicidir. Geçici olmayan kalıcı olan ise insanoğlunun gençliğini başta Allah’a inanmış bir fert olarak öncelikle kendi şahsına, dinine, yaşadığı topluma, ailesine iyi, güzel, hayırlı ve faydalı şeylerle geçirmesidir. Yirmi yaş ile kırk beş yaş arasını kıyasladığımız zaman arada ne kadar fark olduğunu göreceğiz. Birisi çabuk yorulan, unutan, tıkandığı yerde pes eden, diğeri ise yorgunluk nedir bilmeyen unutkanlıkla, korkuyla daha hiç tanışmamış olan gençlik. Bazen çevremizdeki yaşlılardan duyarız “Eyvah! Gençlik elden uçup gitti. Kıymetini bilemedik, heba ettik. Keşke geri gelse de heba etmeden yaşasak.” Evet, “Eyvah!” demeden, gençlik elden gitmeden gün bu gündür diyerek kıymetini bilmek gerekir gençliğin.




Düşünün ki bir gençlik (insan hayatının en verimli devresi) Internet cafelerde, maçlarda, gece gündüz televizyon başında ihtiyaçtan fazla uykuyla ya da “vur patlasın çal oynasın” misali gelip geçti. Geriye dönüş yok. O güzelim yılları bir daha geri getirmek mümkün mü? Mümkün değil elbette. Bugün toplumumuzun gençlere ne kadar çok ihtiyacı var; ilimde, sanatta, teknoloji de, iyi ve güzel olan her alanda gençliğe ihtiyaç var.




Her şeyin en iyisi en güzeli gençlere yakışmaktadır. Yeter ki gençlik nereye doğru gittiğinin farkında olsun, hayatının akışını bir başkasının eline bırakmasın. Rüzgârın önüne katıp savurduğu kuru bir yaprak gibi olmasın, ideallerini iyi gözden geçirsin, ideallerini gerçekleştirecek diye doğru olan şeylerle araya uçurumlar koymasın. Yüreğin, iradenin ve bileğin birleşmesiyle hiçbir zorluğun altında ezilmeyen gençlik, nefsinin arzu ve isteklerine rağmen Allah ile dostluk kurmak, Allah’a dayanmak, hayatının akışına vahiyle şekil vermek ile Allah’a yönelmelidir. Ahirette Âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c) bizlere soracak; “Gençliğini nerede tükettin, zamanını nerede harcadın?” bu soruların cevabını verebilmek için gün bugündür, fırsat bu fırsattır değerlendirmek lazım. Yaşlandıktan sonra düşüncesiyle Hayırlı ve Salih amelleri ertelememek gerekir. Çünkü yaşlılığa erişemeyebiliriz. Değil yaşlılık bugünden yarına çıkabilecek miyiz? Bugün vefat edenler, bizler görüyoruz ki yaşlılar değil bilakis gençlerdir.




Bizler biliyoruz ki dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir, olumlu olumsuz bütün olayların bir sonu vardır. Mutluluk, sevinç, mal, makam, debdebeli bir hayatta olsa bir sonu var. Hastalık, üzüntü, yoksulluk zorlu bir hayatta olsa bir sonu var. Sonu olmayan bir hayat bizleri bekliyor ve bizleri bekleyen bu sonsuz hayatında olumlu olumsuz tarafları var. Cennet ve cehennem gibi… Ebedi bir mutluluğun sahibi olmayı kim istemez? Elbette ki herkes ister. Allah’u Teala’nın vermiş olduğu gençlik nimetini Allah yolunda tüketmek umuduyla…




VESSELAM…
Serpil İpekçi







Gönül Huzuru

Kıpır kıpır oynayan ekran önünde, bir çift el yazı yazıyordu. Zamanla gözleri dalıyor, sonra yeniden kendini toparlıyordu. Unuttuğu bir şey vardı. Fırını mı açık unutmuştu?

Yoksa evdeki ışıklardan biri yanık mı kalmıştı? Sonra televizyonun fişinin çekmediğini hatırladı. Derin bir oh çekti. Ama içini derinden kemiren şeyin bu unutma ile ilgisi azdı. Çünkü uzun bir zamandan beri aynı tedirginlik ve içinde doldurulamayan bir köşe, bir duygu, bir istek kalıyordu. Bu huzursuzluğun bir tanımı yoktu. Hele sebebi de hiç belirgin değildi. Ne zaman kafasındaki yoğun düşünceler dağılsa kendi için düşünmeye başlasa; lokantaya girip, yemeği yedikten sonra hesabı ödemeyen müşteri gibi hissediyordu kendini.

Aynaya baktığı zaman yüzünde kırışık yoktu. Ama bununla birlikte huzur da yoktu. Bu yüzden uzun süreden beri aynaya gönül huzuruyla bakamıyordu. -ama dedi ben kendimle barışık bir kızım. Görevlerimi eksiksiz yerine getiririm. Öyleyse sorunum ne? Neden huzursuzum?

Elif ve Namaz

Bu sorunun kaynağını bulmak için zaman kaybetmeden harekete geçmek gerekliydi. Öyle de yaptı. Önce çalıştığı şirkete birilerine borcu var mıydı? Hayır. Bilakis çoğu kişi ondan yardım alırdı. Ailesi onu çok severdi. Gerçi ayrı bir evde yaşıyordu. Ama sorunun bundan kaynaklanmadığından emindi. Yoksa bu sözünü ettiği şey herkeste var mıydı? Bazen herkes için hayatın bu kadar amaçsız ve anlamsız kaldığı bir zaman dilimi oluyor muydu. Evet evet belki de herkes aynı sorunlarla boğuşuyordu da o çok abartıyordu bu durumu. Yazı yazdığı klavyeyi ileri doğru itti. Gözlüklerini çıkarıp, becerikli hareketlerle gözlüğün camlarını sildi. Gözlüğünü kabına yerleştirip bilgisayarın ekranını kapattı. Çalıştığı masanın karşısındakileri bir bir süzmeye kendince tahlil etmeye koyuldu. Cemal Bey; telaşlı bir kişiydi ona göre yüzünde huzurlu bir adamın çizgileri yoktu. Masasının üzeri kağıt tomarından geçilmezdi ve sürekli meşgul bir adamdı. Hayatını hep plansız yaşar, sürekli zamanın kısıtlı olduğundan şikayet ederdi. Aslın pek o kadar da yaptığı bir iş yoktu. Elif'in aradığı yüz yoktu Cemal Bey'de. sonra kendinden imzaya gidecek raporları isteyen Sekreter Nuran Hanım'a baktı uzun süre. Temiz ve bakımlı bir kadındı. Tam bir asistandı. Şirkette bir şeflerin söküklerini dikmediği kalırdı. Her şirkete bir Nuran gerekliydi. Ancak garip olansa Elif'in ne aradığını bilmediği ama aradığını sandığı şeyin Nuran Hanımın yüzünde olmamasıydı. -Yeter dedi. Bu modern hayat karmaşası tüm insanları hasta ediyor. Ne aradığımı bilmeden çırpınıyorum. Buna daha fazla dayanamayacağım.

Öğle tatilinde bir değişiklik yapıp yemeğini büroya söylemedi. Dışarıya çıktı. Sokaktaki insan selinin arasına karıştı. Mağazalar, insanlar, binalar yanından sel gibi akıp gidiyordu. Aslında dedi. Akıp giden zaman bizi de içinde sürüklüyor. Yolun karşısın metal sandalyeden kaldırımı mekan tutmuş bir lokantaya ilişti gözleri. Buraya oturayım zaten zaman da dar. Yemeğini garsona söyledikten sonra etrafı seyre koyuldu. Ilık bir rüzgar yüzüne vurdu. Rüzgarın geldiği yöne doğru çevirdi başını. Yan masada genç bir çift vardı. Muhtemelen sevgili olmalıydılar. Kumrular gibiydiler. İkide bir kıkırdama sesleri duyuluyor. Bu sesler yoldan geçenlerin ayak seslerine karışıyordu. Evet dedi. Elif, buldum bende aşk yok, bak şunlara belki de dünyanın en mutlu çifti. Aradan biraz zaman geçtikten sonra kıkırdama sesleri kesildi. Sonra geri döndü mutlu çifte son bir kez bakmak için. Bir mutluluk tablosu görebilmek umuduyla. Bu tabloyu zihnine kazıyacak ve mutluluk sembolü olarak hatırlayacaktı. Ancak az önce gülüp etrafa neşe saçan bu mutlu çift, şimdi bir birine yaslanmış kayıtsız gözlerle yoldan geçenlere bakmaya koyulmuşlardı. Tüm arayışlarının bittiğini sanan Elif için bu durum bir hayal kırıklığıydı. Çünkü yüzlerinde derin kaygılar taşıyan bu çiftte de gönül huzuru yoktu.

Büroya yeniden döndü bulmak istediği şeyin fantastik, hayal ürünü bir şey olduğuna karar verdi. Artık bu defteri kapatmalıydı. Koltuğuna yaslandı. Bir kahve söyledi. Evraklarla boğuşmak için masasına yumuldu. Bir süre sonra;

- Abla kahveniz. Sesiyle doğruldu.

Çaycının elinden kahvesini aldı. Masaya koyarken çaycıya dikkatle baktı. Birden gözbebekleri büyüdü. - "Aradığım şey bu yüzde" dedi. O olaydan iki hafta sonra Elif çaycının namaz kıldığını öğrendi. Ve çaycının yüzündeki Gönül huzurunun namazdan dolayı huzur ve sükun içinde olduğunu keşfetti. Kısa bir zaman sonra çok kimse bilmese de Elif gizli gizli namaz kılmaya başladı. Şimdiden gönlündeki huzur yüzüne yansımaya başlamıştı. Daha sonra Elif aynaya, gönül huzuruyla bakmanın tadını doyasıya çıkartacaktı.(İkrime Fırat)

DİNDAR TALEBELERİN ALAY EDİLME KORKUSUYLA MEYDANA GELEN EZİKLİĞİNİ NASIL TELAFÎ ETMELİYİZ?

Şu anda yaşadığımız böyle bir dünyada, bunu normal kabul etmek lâzım. Alay ve istihza etmek bize yakışmaz ve mü’minin işi değildir de ondan. Öteden beri alay ve istihza kâfirlerin vasfı olmuştur. Evet, alay ve istihza bir kâfir sıfatıdır. Kur’an-ı Kerim bir çok âyetinde onları bize bu sıfatlarıyla tanıtıyor: “Gemiyi yaparken, milletin inkârcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla (Nuh) alay ederlerdi. O da: “Bizimle alay ediyorsunuz; ama biz de size mukabelede bulunacağız. Rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz.” dedi. (Hud, 11/38-39)

Kafirler “Rabbimiz bizi buradan (Cehennemden) çıkar, tekrar günaha dönersek, doğrusu zalimlerden olmuş oluruz.” derler. (Bunun üzerine Cenab-ı Hak onlara şöyle karşılık verir):

“Kesin sesinizi, benimle konuşmayın. Kullarımdan bir topluluk, (dünyada) “Rabbimiz îmân ettik, artık bizi bağışla, bize merhamet eyle, Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” diyordu. Siz ise onları alay alıyordunuz. Bu yaptıklarınız size Beni anmayı unutturuyordu. Onlara hep gülüyordunuz. Sabretmelerine karşılık bugün onları mükâfatlandırdım. Doğrusu onlar kurtulanlardır”. (Mü’minun, 23/107-111)

“Günahkarlar, muhakkak (Dünyada) mü’minlere gülerlerdi. Yanlarından geçtiklerinde ise birbirlerine kaş-göz işareti yaparlardı. Taraftarlarına vardıklarında bununla eğlenirlerdi.” (Mutaffifin, 83/29-31)

Görüldüğü gibi istihza edip alaya almayı Kur’ân, bir kafir sıfatı olarak kaydediyor. Müslüman ise ne kimseyi alaya alır ne de istihza eder. Kâfirlerin istihzasına ise, Cenab-ı Hak mukabele edecektir. Onlar esasen alaya alınacak durumda bulunanın kim olduğunu, âhirette tam ma’nâsıyla görecek ve kendilerine bin nefrin edeceklerdir. Öyle ise şu kısacık dünyada mukabele-i bil misil yapmanın hiçbir mânâsı ve yararı yoktur. Zararı ise pek çoktur. Onun için bizler, onların davranışlarına onlar gibi karşılık veremeyiz. Mü’min oluşumuz, buna mânidir. Ve biz de böyle bir mâni oluştan hoşnut ve memnunuz.

Gelelim sorunun diğer şıkkına: Allah’a inanma ve O’nun karşısında kulluğunu ilan ve itiraf etme, dünyanın en büyük şeref madalyasını boyna takma demektir. Bu her zaman bizim için bir onur vesilesidir. Eğer caiz olsaydı biz bu durumumuzdan gurur duyacaktık.

Onlar bizim namazımızla yani miracımızla ve bizi Allah’a yaklaştıran en büyük vesile ile alay ediyorlar!.

Onlar bizim abdestimizle; yani bizim, havz-ı kevser yanında Allah Rasûlü tarafından tanınmamıza vesile bulunan en göz kamaştırıcı ışık tayflarıyla alay ediyorlar!.

Onlar bizim sarığımızla; yani insanların en şereflisi Hz.Muhammed (a.s.m.)’ın, mübârek başına koyduğu ve insana en az 27 kat sevap kazandıran ve erkeğin zineti olarak vasıflandırılan meleklere ait giysimizle alay ediyorlar!.

Bunların hiçbirisi alay edilecek meselelerden değildir. Aksine gıpta ile kabullenilecek uhrevî değerde şeylerdir.

Halbuki, Allah’ı inkarla hayvandan daha aşağı bir derekeye düşen insanın hali; evet, eğer alay edilecekse onunla edilmelidir. Sarhoş ve ayyaşlar, cemiyetin yüz karası kimselerdir; alay edilecekse onlarla edilmelidir.

Faizci, karaborsacı, monopolcü, ihtikarcı; ticari hayatın en yaman hırsızlarıdır; alay edilecekse onlarla edilmelidir.

Açık-saçıklık ve ahlâksızlığa gömülüp gidenler; iffet ve namuslarını pazara dökenlerdir, alay edilecekse onlarla edilmelidir.

Utanmazlığı alışkanlık haline getirip insanımıza telkin edenler ve neden utanılacağını, neden utanılmayacağını bilmediklerinden dolayı, dindar gençlerle alay ediyorlar. Ama bütün bunlara karşı onlara düşen “Ve iza merru billağvi merru kirâma” (Furkan, 25/72) esasına riâyet etmektir. Evet, onlar da, Kur’ân’ın tebcil ettiği bir cemaat olarak, o kendini bilmez, ne idüğü belirsizlerin yanından geçerken; âlicenabane, kerîmane tebessüm ederek geçmeli ve hakiki müslümanın gerçek ufkunu göstermelidirler. Alay eden kendi küçüklüğünü gösterirken, müslüman genç de ciddi, vakarlı ve tavrını hiç bozmadan, hâlâ da onların hidâyetini düşünen, böylece de Muhammedî bir yolda olduğunu gösteren bir eda ve bir üslupla kendine düşeni yapmalıdır. Çünkü sonunda herkes yaptığı şeylerle haşr ve neşr olacaktır. Bugün müslümanlarla alay edip gülenlere, o gün gülünecek; bugün alaya alınanlar ise, o gün Cenâb-ı Hakk’ın lütûf ve keremleriyle onurlandırılacaklardır. Şimşek gibi sıratı geçip, Firdevs cennetlerine de yine onlar ulaşacaktır.

Rabbim, bu türlü taarruz, istihza ve alaylara maruz kalan günümüzün inanmış delikanlılarını, Din-i Mübin-i İslâm’da sabit kadem eylesin! Yıldırmasın, usandırmasın, bıktırmasın, geriye döndürmesin, sarsmasın ve sonuna kadar bu işi götürmede kendilerine güç ve kuvvet ihsan eylesin! (Amin) [alıntı]

öyle bir uykuya daldıkki

Nuh (A.s) kavminden küfredenlerin elebaşıları;Biz seni kendimiz gibi bir insandan başka olarak görmüyoruz.Basit ve zahiri bir görüşle (sana uyan)en aşağı(gerici,yobaz,mürteci) tabakalarımızdan başkasının sana tabi oldunu da görmüyoruz.Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü dahi görmüyoruz.Biz sizi bilakis yalancılar sanıyoruz dedi(ler).(hud süresi)
Ey mümin kardeş! Bu ayeti kerimeyi çok dikkatle ve tekrar tekrar oku.Oku da namazını kılan,orucunu tutan,zekatını veren,haccını eda eden,anasına babasına hürmet eden,namusunu koruyan,elin namusuna göz dikmeyen,vatanını,milletini ve bütün varlığıyla mukaddesatı için gönlü çarpan,her halu karda iyilik yapmayı şiar edinen,kötülükden nefretle kaçan,evine,ailesine ve her haliyle dinine bağlı olan insanlara;gerici,yobaz,mürteci,eski kafa ve emsali sözlerle tahkir eden kimselerin müşrikleri taklit ettiklerini iyi anla ve bil bilki,sen de bilmeyerek o hale girebilirsin.Küfrü ve kafirleri taklit edip, islamın hükümlerini yaşamadıkları gibi yaşayan imanlı kişileri ve amellerini çeşitli nedenlerle alay eden ve bir tarafdan da müslümanlıkdan dem vuranları,Mehmet Akif merhum şu mısralarla açıklamıştır.


Evet bütün beşerin hakkıdır beka emeli
Fakat bu hakkı ne taşdan ne leşten istemeli,
Eyvah beş on kafirin imanına kandık
öyle bir uykuya daldıkki,cehennemde uyandık.

kaynak: İslam'a Sokulan Bidat ve Hurafeler

Bir Bayan Niçin Kapanmak İstemez

Dükkandayim. Telefon caldi, bir bayan okuyucu:

- ‘Merhabalar, Feyzullah Bey’le mi görüsüyorum?’

- ‘Evet, benim’.

- ‘Ben sizin bir okuyucunuzum. Bazi sorularim var, müsaitseniz görüsebilir miyiz?’, dedi. Adresi verdim ve ertesi gün geldi. Basi acik; ama makyajli degildi; acik da giyinmemisti. Önce hangi kitabimi okudugunu sordum.

- ‘Komsumuzun cenazesi vardi. Ablam, sizin ‘Allah insana Ne demisti?’ adli kitabinizin Kabir bölümünü cenaze evinde okudu. Zaten atmosfer de buna müsaitti ve cogumuz agladik.
- Ölümü ilk kez o an ensemde hissettim’ dedi.

Kitaptan birkac soru yönelttikten sonra aile yapisindan bahsetti.

- Dindar bir ailem var. Annem ve babam hacilar. Ablam kapali ve imam-Hatip mezunu. Ailemizde bir tek benim başim acik.

- ‘Okul falan var mi?’

- ‘Okul bitti. Su an bir muhasebecide calisiyorum.’

- ‘Aileniz demiyor mu, kizim neden kapanmiyorsun? Annen kapali, ablan kapali, yengen kapali…

- ‘Demez olurlar mi! Her gün basimin etini yiyorlardi. Ama onlar da artik beni bu sekilde kabullendiler.

- ‘Aileniz, kizim neden kapanmayi düsünmüyorsun?’ dediginde nasil bir savunma yapiyordunuz?’

- Kapanmam icin beni ikna edin kapanayim!’ dedim.

- Güzeeel… Nasil ikna etmeye calistilar?

- Imam-Hatip mezunu ablam Nur Suresi 31. Ayeti okumami isteyip basörtüsünün farz oldugunu söylüyordu. Babam ise cevresinden utandigindan örtünmemi istiyordu. Annem, gelenek ve kültürümüzdeki örtünmemi istiyordu. Annem, gelenek ve kültürümüzdeki öneminden bahsediyordu. Digerler de benzer nasihatlerde bulunuyorlardi.

- ‘Peki ablaniz bahsettiginiz ayeti okutmadan önce o ayetin sahibini tanitmaya calisti mi? Yani Allah`i…

- ‘Yoo hayir! Zaten Allahà inandigimi biliyorlar. Basi acik olduguma bakmayin. Allah`a inanirim cok sükür. Ramazan oruclarini tutuyorum. O noktada problemin yok cok sükür.

- Allah inancinizi ögrenebilir miyim? Yani Ayla Hanim nasil bir Allah`a inanir?

- Ilk kez böyle bir soruyla karsilastigim icin doyurucu bir cevap veremem.
- Rahat olun, bildiginiz kadariyla anlatin.

- Allah`in var olduguna ve evreni yönettigine inaniyorum. Tüm her seyi o yaratti. Ve her seyin sahibi. Yarin herkes ölecek ve huzurunda toplanacaklar. Iyiler cennete, inanmayanlar de cehenneme gideceker… Ha bir de Allah tevbe edenleri bagislar. Rahmeti gazabini gecmistir. Simdilik aklima bunlar geldi. Hatirladikca söylerim.

Bir yandan bacimizi dinlerken diger yandan da bacimizin ‘Allah-insan’ iliskisi bilgi zayifligini nasil gideririm diye düsünüyorum. Bacimizi bir anlik hayrete düsüren sok bir cümle söyledim:

- Kapanmamakla haklisiniz!

- ‘Nee! Dedi. Önce dalga gectigimi zannetti. Gayet ciddi oldugumu vurgulayarak tekrar söyledim.

- ‘Kapanmamakla haklisiniz Ayla Hanim! Ben olsam, ben de kapanmazdim’dedim.

Fazla merakta birakmadan devamla;

- Kapanmamakla Haklisiniz dedim, cünkü Allah inanciniz, ablanizin nasihati üslubu, babanizin cevresinden utandigindan örtünmemi istemesi ve annenizin geleneklerden bahsederek örtünmenden yana olmasi ikna edici degil. O sebeple ben olsaydim, ben de kapanmak istemezdim dedim.

Bacimiz bu aciklamalarim sonrasi bu halini desteklemisim gibi algilamis olacagindan halinden memnun bir atmosfere girerek;

- ‘Kendilerine diyorum ama anlamiyorlar’ dedi.

Kendisine fayda verecegine inandigim hayat hikayemden bir kesit sundum.

- Zamaninda imamlik yapmis babam;

‘Namaz kilmazsaniz sizi evlatliktan reddederim diyerek gözümüzü korkuturdu. Bir hocanin evlatlari nasil olur da namaz kilmaz! Babam evde oldugu zaman kiliyorduk Hem de;

- Kimin icin kildigimizi
- Namazla Allah`a nasil mesaj ulastirdigimizi
- Nicin kilmamiz gerektigini bilmeden,,

Korkumuzdan kendisine de soramiyorduk:

- Baba, namaz kilmak zorunda miyiz?

Allah nicin namaz kilmamizi isitiyor? Namazda nicin egilip kalkiyoruz. Türkcesini bile bilmediigimiz sureleri nicin okuyoruz? Vb….

Yani hoca evladi olmak namaz kilamiz icin yeterli bir sebep degildi. Zaten cogu zaman da kilmiyordum.

Buradan su sonucu cikarabilirsiniz:

- Babanizin, cevresinden cekinme sebebiyle örtünmek istememeniz dogal. Örtünmeniz icin iyi bir sebep degil.

- ‘Peki namaza ne zaman basladiniz?’ sorusunu bekliyordum zaten.

Aradan yillar gecti. Ama su soru kafama hep kurcaliyordu;

- Namaz kilmak zorunda miyim. Allah, nicin namaz kilmami istiyor? Tabiri caizse kilacagim namazla Allah`a nasil bir mesaj ulastirmis olacagim…
Ya namaz kilacagim ve bundan da büyük bir mutluluk duyacagim ya da kilmayacagim ve hakli gerekcelerim olacak.

Namaz kilan bir insan, belki de farkinda olmadan;
- Vaktinden fedakarlik yapiyor
- Uykunun en tatli anini feda ediyor.

Kimin icin olursa olsun, bir insan fedakarlik yapiyorsa mutlaka o sahsi ya seviyor ya da bir minnet borcu ödüyor. Yoksa ne diyor uykusundan olsunlar ki?
Bacimiz basi yerde ve hak verir gibi hafif hafif basini asagiyukari dogru salliyordu.

Daha sonra ‘Allah-insan’ iliskisini kuvvetlendirecegine inandigim Kur’an’i incelemeye basladim. Kur’an’i, bana, Allah tarafindan gönderilmis özel bir mektup olarak algilamis olmam 1400 sene önce söylenen sözleri güncellemis oldum. Sanki yeni gönderilmis, Feyzullah`a özelmis gibi.

Ayetlerin basinda olan;
- Ey insanlar!
- Ey iman edenler! ‘Ey’den sonraki kelimelere adimi koyarak okumaya basladim. Yani
- Ey Feyzullah!
- ‘De ki:…’ ile baslayan ayetleri de…

- “Ey Muhammed, Feyzullah’a de ki, olarak algilayinca elimdeki Kuranin hemen arkasindan Allah varmis gibi varligini hissederek okumaya basladim. Cok sonralari ögrendigim Peygamberimizin bir sözü aklima gelmisken söyleyeyim:
- `Kim Allah ile konusmak istiyorsa, Kur’an okusun.’

Kendisine boyun egecegim varligi tanimam gerekir diye düsünüp Allah`in isim ve sifatlarinin tecellisini (yanisimasini) bedenimde ve dogada görmek icin esma-ül hüsna kitaplarini okumaya basladim.

Ve gördüm ki; Allah uyumuyor. Allah yarattiklarini basibos birakmiyor, Alah her ne an faaliyette. Allah yaratiklarini araliksiz besliyor. Araliksiz ikramlarda bulunuyor. Günah isleyen kullarini seytanin kucagina itmeyip, rahmet sifatini devreye koyarak tevbe kapisini gösteriyor. Hem de insani utandiricasina….
Elimdeki bana özel mektubu karistirirken Allah’in seytanla olan diyalogu dikkatimi cekti:

-‘….Onlarin dosdogru yolunda oturacagim. Ve cogunu sükredici olarak göremeyeceksin’(Araf,17)

Yani Feyzullah’la arana girecegim ve Feyzullah’a vermis oldugun ikramlari unutturacagim. Feyzullah da sana tesekkür etme ihtiyaci hissedemeyecek. Ikram etmeyen bir varliga nicin tesekkür edilsin ki?

Dikkatimi ceken nokta, seytanin;

-‘Cogunu ibadet ediciler olarak göremeyeceksin!’dememesiydi. Ibadet kavrami yerine sükür kavramini koydu. Demek ki Allah, insanlarin kendisine sükretmesini istiyor diye düsündüm. Aklima hemen su soru geldi:

- ‘Acaba Allah`in insanlarin tesekkürüne (sükrüne) ihtiyaci mi var?

Hani az önce dedik ya, kim Allah’la konusmak istiyorsa, Kur’an okusun. Her seyi en ince ayrintisina kadar bilen Allah, yillar sonra Feyzullah’in aklina bu tür bir sorunun gelecegini bildigi icin cevabini geciktirmemis:

“…..Sükreden ancak kendisi icin sükretmis olur, nankörlük edene gelince, o bilsin ki, Rabbimin hic bir seye ihtiyaci yoktur..’(Neml 40)

Su sorunun akla gelmemesi mümkün degil:
- Bir insan, Allah’a nicin nasil tesekkür edecek?

Sorumuzun cevabini Allah’tan alalim:

‘Dosdogrusu biz sizi yeryüzüne yerlestirdik ve orada gecim vasitalari verdik. Ne kadar da az sükrediyorsunuz.’ (Mü’minun, 78)

Düsünüyorum da sigara ictigim dönemde, sigara uzatildiginda, daha sigarayi almadan tesekkür ediyordum. Beni zehirleyene tesekkür ederken, Allah’a neden tesekkür etmeyeyim ki?

- Allah’in insanlardan (ihtiyaci olmamasina ragmen) tesekkür beklemesi, sizce dogal degil mi? Dedim.

Ayla hanim: “Evet, mantikli…” deyince, konusmama devam ettim.

Buna ikrama karsilik yapilacak tesekkürün seklini de herhalde kendisi belirler…

Sizce?

Iste bu sebepten ‘namaza basladim, dedim. Daha sonra namaz kilmaya sekilleri ve Allahá nasil mesaj verdigimi Ayla Hanim’a anlattim.

Kanimca, Ayla Hanim beni dinlerken namazim yerine basörtüyü koyarak bir kiyaslama yapiyordu.

Icilen ikinci caydan sonra konu ister istemez basörtüsüne geldi. Ayla Hanim’in:
- ‘Sizce ben kapanmali miyim?’sorusunu iyi bir giristi.

- ‘Tabi ki kapanmalisin ya da bak bu kadar konustuk, artik kapan’, demedim. Ayla Hanim ikna olmak istiyordu. Ben nasil namaz icin ikna olmussam, o da öylece ikna olmaliydi. Yoksa kapanmis olsaydi bile ya tam kapanmazdi, ya yanlis kapanirdi ya da kisa zaman sonra tekrar acilirdi ve tekrar kapanmasi da zorlasirdi.

Ayla Hanim’a Allah’in insan bedeni üzerindeki tasarruf yetkisini, yani insan bedeni üzerindeki söz hakkini bir sekilde ispat etmem gerekiyordu. Ispat ettigim an, Ayla Hanim’in kapanmaktan baska cikar yolu kalmayacakti.
Ayla Hanim’a su misali anlattim:

Kapi önunde güzel bir arabamin oldugunu ve anahtari da üc sartla size emanet verdigimi düsünün. Sartlarim sunlar:

1. – Istanbul disinda cikmayacaksiniz.
2. – Kimseye arabaya bindirmeyeceksiz.
3. – Gece 24.00’den sonra arabayi kullanmayacaksiniz.

Bu üc sarti kabullendikten sonra;

- Arabaya annemi alirim ya da cevre illere gitsem ne zarari var? Ayni gün dönerim ya da gece 02.00’ye kadar kullanmamin ne zarari var? Gibi sözleri söyleme hakkiniz olabilir mi?

Ayla Hanim: ‘Olamaz tabii, Cünkü araba sizin,,,’

Ben: ‘Eger arabanin bir tekeri ya da herhangi bir parcasi size ait olsaydi, sartlarimi begenmeyebilir ya da sartlarimi tekrar gözden gecirmemi isteme hakkiniz olurdu. Bana katiliyor musunuz?

Ayla hanim: ‘Haklisiniz.’

Ben: ‘Ya arabayi almayacaksiniz ya da sartlari kabul edeceksiniz’. Baska secenek yok ki!

Size vermis oldugum bi misalden su sonuc cikar: Araba Feyzullah`indir ve emaneten verecegi kimselere istedigi sarti kosar. Kimse itiraz edemez, ek bir sart kosamaz ve sartlarin tam***** uymak zorundadir. Iki tanesini begenip de birini begenmeme lüksü olamaz. Katiliyormusunuz? Dedim. Derin düsüncelere dalan Ayla Hanim:

- ‘Galiba haklisiniz’dedi.
- Ozaman asil konumza gelebiliriz dedim.
Simdilik konu basligimiz:

Allah`in insan bedeni üzerdeki Tasarruf Hakki
Allah’a inanan, Allah`i sevmeye ve dediklerini yapmaya calisan bir insan olarak Allah’a bir soru yöneltiyorum:

- Allahim! Bedenim kime ait?
- Sana mi?
- Anneme – babama mi?
- Dogumda yardimci olan ebeye mi?

Eger bedenim bana aitse, ister ciplak gezerim, ister tepeden tirnaga kapanirim, ister böbregimi satarim, ister vücudumu jiletlerim, ister intihar ederim. Kimsenin karisma hakki olamaz.

Eger bedenimin tek sahibi annem ve babamsa kesinlikle onlara danismam gerekir. Onlar ne derse o olur. Olmak zorunda. Eger ebe hanima aitse ki degil, onu hic karistirmayalim. (Gülüsmeler yasandi).

Eger bedenimiz tepeden tirnaga Allah’insa ( ki O’nun) kesinlikle söz hakki da O’nundur. Sartlari O belirler. Ayla Hanim’a dönüp;

- ‘Sizce insan bedeni kime ait ve sartlari kim belirler? Diye sordum. Derin düsüncelere dalan Ayla Hanim;

- Allah’in ve O belirler’dedi.
- Emin misiniz’dedim. Sadece kafa salladi. Devam ettim konusmama….

- Allah’im! Bedenim tepeden tirnaga senin ve sen bu bedeni ölünceye kadar bana emanet etmissin. Emanetine ihanetlik etmek istemiyorum. Hangi sartlarla verdin? Diyorum. Sartlari sunlar:

1. – Bedenine sulmetme (zarar verme).
2. – Diz ile göbek arasini ört.

Sartlari ögrendikten sonra tereddütsüz kabul ediyoruz. Akla söyle bir soru gelebilir:

- Allah’im! Koydugun bu sartlarda cikari olan kim?

Ben mi, Sen mi?

Tüm insanlar ciplak da gezseler, bedenlerine zarar verseler, Allah’a en ufak bir zarar veremezler ve degerini düsüremezler.

Ayni sekilde yine tüm insanlar kapansa ve Allah’in emir ve yasaklarini dört dörtlük dinleseler bile Allah’in degerini arttiramazlar. Degeri düsen ve artan ancak insanin kendisidir.

Kalkmaya hazirlanan Ayla Hanim’a son söz olarak:
- Siz de ayni sekilde Allah’a sorun:
- Allah’im! Basörtüsü meselesinde cikari olan kim? Ben mi, Sen mi?

Cevabinizi en kisa zamanda bekliyorum dedim ve tesekkürlerini sunarak gitti.

Takriben yirmi gün sonra Kadiköyden Beyazitá gelirken minibüste cep telefonum caldi.

- ‘Hayirli günler Feyzullah abi, ben Ayla,,, Hani dükkaninza gelmistim ya!’
- ‘Tamam, hatirladim, Nasilsiniz?
- Cok sükür daha iyiyim. Size müjdeli haberi vermek icin aradim. Ben kapandim ve namaza basladim’.

O anki sevincimi bir ben, bir de Allah bilir.

- ‘Eger yarin müsaitseniz tekrar görüsmek isterim.’
Memnun olacagimi söyleyip telefonu kapadim ve:

- ‘Allah’im! Eger dedigin sekilde kapanmissa sana cok tesekkür ederim’, dedim.

Ertesi gün, geldi. Ayla Hanim gitmis, baska bir Ayla Hanim gelmis. Basörtüsünü o kadar s1ki baglamis ki, neredeyse boglacak. Bu kez nasil giyinmesi gerektigini konustuk. Okuyup kendisini gelistirmesi icin birkac kitap tavsiye ettim.

Yirmi günü nasil gecirdigini sormadim. Ama o teker teker anlatti. Özetle;

- ‘Basimi örtmemi istemekte Allah hakliymis’dedi.
Ben de;

- ‘Yani dedim.

Feyzullah Birışık

hoş geldin yüreğime

Hoş geldin yüreğime!

Dün gece yine yapayalnız bir geceydi...
Gökyüzünün beni mest eden her durumuna kendimi usul usul bıraktım ve yıldızlara bakarken, senin de beni düşündüğünü düşünmekte teselli aradım...
öyle bir gece işte...
Tenha, terli ve yalnız!
Sana söylemiştim ya: Her gece, herkes kendi kendisiyle baş başadır; sadece orada yalan yoktur, riya yoktur ve gerçekte yalnız olup olmadığını sadece geceler fısıldar insana...
Gece bin kez yalnız olmadığımı fısıldadı nedense. Meğer insan inandığını ne çabuk yaşarmış bilmeden, beklemeden.
Tasavvur ediş bir oluşun gölgesinden ne çabuk ayırıyormuş kollarını.
Nasıl özlemişim içselliğini, anlatmama imkân yok.
İnan ki yok!
Sana karşı duygularımı sıralamayı her denememde, sana hissettiklerimin binde biri tükenmeden, kelime hazinem tükeniyor.
Yine de yüreğimi okuduğundan eminim. Yürek okunur mu diye sormazsın değil mi? Bilirsin, yürekler açılmamış kitaplardır. Sadece çok sevenler okuyabilir.
Adam sen de! Bazen susmak, en güzel cümleleri kurmaktan daha güzeldir.
Bazen de boğaz kilitlenir. Bir şeyler boğazında düğümlenir insanın. Sonra gözler dolar, eller terler, dudaklar titrer...
Ağlama halidir. Bilirsin ben rahat ağlarım. “Erkekler ağlamaz”mış, lâf! Ağlamayı bilmeyen erkek, ölmüş duygular mezarlığına dönüşmüş demektir. Cesaret sert görüntü vermekte değil, içinden ağlamak geldiğinde ağlayabilmektedir. öyle olmasaydı Allah erkeklere gözyaşı vermezdi.
Yine de çok, çok, çok özleyince, susmak en iyisi oluyor...
En derin cümleler en narin nefeslerde soluk alıyor.
çok özlemiştim seni gerçekten, çok!
Her gece, saat yirmidörtlerde gökyüzüne bakar, sana iyi geceler dilerim sessiz nefeslerde. Derinden özlerim o saatlerde yine seni...
Böyle içseller, seninle çimlerin üstünde oturmuş gibi yaparım.
Dün gece, yine buğulu bir ilahi sesi gibi aktın kulaklarıma, gecenin dingin sessizliğini yırta yırta. Dikkat edince fark ettim ki, sahur davulu vuruyor.
Her tokmak, “gafil” kafalara iner gibi!
O gürültüde bile sevgi fısıltılarını duydum derinden. Anladım ki, sen de beni seviyorsun. Benim seni sevdiğim gibi mahcup, ürkek, sessiz seviyorsun.
Mutluluk duydum. Sahur sonrasında tüm geceyi derin bir hasretle kollarıma alıp huzur içinde uyudum.
Nasıl kıymetlisin bilsen, nasıl sevilensin, özlenensin.
çok özlemiştim seni, çoook...
Bu kez sana ulaşamayacağımı düşünüp korkmuştum. çabucak gelsin diye dualar etmiştim.
Hoşgeldin, hoş geldin yüreğime! Artık isteyişlerimi suskunluklarıma emanet etmiyorum. Bağıra bağıra söylüyorum: “Ya Rabb, ramazan hürmetine!”
çok hürmetlisin çoook!
Hani geldiğinde yıllardan beri iftarına oturduğumuz eski yemek masası var ya, geçenlerde değiştirmek istediler yeni bir masayla, itiraz ettim. Yıllarla bütünleşmiş iftarlarımı “eski” diye sokağa attırır mıyım?
Ne eski ramazanlar eskir, ne eski iftarlar, ne de eski iftar sofraları! Her şey hep böyle kalır aslında, olduğu gibi. Sevgilerimiz, duygularımız eskimedikçe onlarla ilişkili olan hiçbir şey eskimez! Sen hiç eskimezsin. Kokun sinmiş yüreklere. Bu yüzden seninle yaşadığımız hiçbir anı değiştirmeyeceğim.
İyi ki geldin. İyi ki varsın. Yoksa günahlarımızla halimiz ne olurdu?
İş çıkışı epey bir yürüdüm dün. Birden yağmur başladı. Sırılsıklam ıslandım. Yalnız olduğumu düşünen dostlar, eşlik etmek istediler, sağolsunlar.
Kıs kıs güldüm.
Seni görememişlerdi. Oysa yanımdaydın. Birlikte ıslanıyorduk Rabbimin rahmet serpintilerinde.
Sonra yağmur dindi. Güneşe birlikte gülümsedik. O anda ne dualar ettim bilsen. Benden hoşnut olman için ne dualar ettim.
O zaman yine seni özledim. Meğer insan çok sever ve isterse, yanında olanı bile özlermiş. Bunu dün fark ettim: Dün iş çıkışı ıslandıktan sonra açan güneşe birlikte gülümserken...
Her hali her halimle özdeş sevgili, seni seviyorum. özlediğim, gözlediğim, özümsemeye çalıştığım dost, hoş geldin.
Kızdırsam bile kızma olur mu? Duygusal yazarın duygu dünyasıdır de, üstünde durma. Seni cihana haykırmadığıma da aldırma sakın!
Ben seni Allah'a anlattım. çünkü sen bana Allah’tan armağansın. Ben Allah’a söylediğimi, başka hiç kimseye söylemem. O bilsin yeter.
Şu âlemde her zerreye söylemek istediklerimi bile sadece Allah’a söylerim ben.
O anlasın yeter. Başkası umurumda bile değil!
Beni sadece O'nun tasdiki ilgilendiriyor.
Seni bana nasip eden de O.
İyi ki geldin ey ramazan, hoş geldin!(Y.Bahadıroğlu]

şimdiki çocuklar

Yeni neslin gitgide nasıl da bozulduğunu tespit edebilmek ve gerekli önlemleri alabilmek için eski ve yeni çocukları genel itibari ile kıyaslayalım.

Eskiden “Anne rüyamda Efendimiz’i (a.s.) gördüm, öyle güzeldi ki” diyerek uyanan nur yüzlü yavrularımız varmış. Şimdiki çocuklar ise rüyasında Noel Baba’yı görüyorlar.

Eskiden eshab-ı kiramın kahramanlıklarını dinleyerek yetişen çocuklar, İslâm kahramanlarına hayran olup onlar gibi olmak isterlermiş. Şimdiki çocuklar ise birer Deli Yürek, Polat Alemdar veya Miroğlu olma sevdasındalar.

Eskiden anneler çocuklarını salâvatlar getirerek uyuturlarmış. Şimdiki çocuklar ise genellikle televizyon karşısında uyuyorlar. Eskiden çocuklar masal ve hikâye dinlerlermiş. Şimdiki çocuklar ise sihirli cadı gibi dizileri seyrediyorlar.

Eskiden çocuklar Efendimize yazılmış naatler, kasideler ezberlerlermiş. Şimdiki çocuklar ise “şapur şupur beni ye” tarzı şarkıları ezberliyorlar.

Eskiden çocuklar odalarının duvarlarına besmele yazılı levhalar veya dini motiflerle süslü resimler asarlarmış. Şimdiki çocuklar ise topçu ve popçuların resimlerini asıyorlar.

Eskiden çocuklar parklara, bahçelere, yeşillik mesire yerlerine gezmeye giderlermiş. Şimdiki çocuklar ise internet kafelere ve bilardo salonlarına gidiyorlar.

Eskiden çocuklar evcilik oynarlarmış. Şimdiki çocuklar ise bilgisayar oyunları oynuyorlar.

Eskiden çocuklar süt ve ayran içerlermiş. Şimdiki çocuklar ise kola ve diğer asitli içecekleri tercih ediyorlar.

Eskiden gizlice sigara içen çocuklar çok büyük bir suç işlediklerini düşünürlermiş. Şimdiki çocuklar ise uyuşturucu maddeler kullanabiliyorlar.

Eskiden çocukların en büyük suçları bardak, tabak veya ev eşyalarından birini kırmakmış. Şimdiki çocuklar ise hırsızlıktan kapkaça kadar her türlü suça alet olabiliyorlar.

Eskiden çocukların en büyük yalanları; bir tabak kırdıklarında “ben kırmadım” demekmiş. Şimdiki çocuklar ise en büyük suçları işleyip herkesi kandırabiliyorlar.

Eskiden çocuklar yalan söyleyince; yüzlerindeki kızarmadan belli olurmuş. Şimdiki çocuklar ise büyümüşte küçülmüş birer tiyatrocu gibiler.

Eskiden çocuklar konuşmayı öğrendiği gibi susmayı da bilirlermiş. Şimdiki çocuklar ise anne babalarıyla laf yarışına giriyorlar.

Eskiden çocuklar anne babalarına “üf” bile demezlermiş, Şimdiki çocuklar ise anne babalarına bağırıp çağırıyorlar.

Eskiden çocuklar dede veya ninesinin kendisine verdiği leblebileri ve kuru üzümleri küçük kardeşleriyle paylaşmaktan zevk duyarlarmış. Şimdiki çocuklar ise cips ve krakerlerini kimse göremesin diye kapı arkasına saklanarak çar çabuk yiyorlar.

Eskiden çocuklar çarşıya çıktıklarında “anne babamızın parası bitmesin” diyerek hiçbir şey istemezlermiş. Şimdiki çocuklar ise her gördüklerini istiyorlar.

Eskiden çocuklar otobüslerde büyüklere yer verirlermiş. Şimdiki çocuklar ise yaşlıları görmezden gelerek camdan dışarıyı seyrediyor veya uyuma numarası yapıyorlar.

Eskiden çocuklar birisi bir şey verdiği zaman almaktan çekinirlermiş. Şimdiki çocuklar ise “akıl verme bana para ver” diyebilecek kadar ukala davranabiliyorlar.

Eskiden dede ve nine çocukların yetişmesinde büyük rol oynarmış. Şimdiki çocuklar ise kırk yılın başı misafir gelen dede ve ninesiyle odasını bile paylaşmak istemiyorlar.

Eskiden çocuklara sofradayken tabaklarını sünnetlemeleri öğretilirmiş. Şimdiki çocuklar ise sandviçlerini yatakta veya televizyon karşısında yiyorlar.

Eskiden çocuklar akşam ezanı okunmadan eve gelirlermiş. Şimdiki çocuklar ise gece yarısında eve geliyorlar.

Eskiden çocuklar mahalledeki çiçekleri kopartmazlarmış. Şimdi ki çocuklar ise mahallenin başı boş kedi ve köpeklerinin kuyruklarını bile kesebiliyorlar. (Bizzat duydum)

Eskiden anne babalar da farklıymış…

Eskiden anne babalar çocuklarına “aman evladım imanlı olun, dünya imtihanınızı kazanın” derlermiş. Şimdi ise çocuklarını yarış atı gibi koşturan anne babalar “OKS’yi kazanamazsan sana bu yıl tatil matil yok” diyerek çocuklarını tehdit ediyorlar.

Eskiden anneler çocuklarını dışarı gönderirken “kimseyle dövüşme” diye tembihlerlermiş. Şimdikiler ise çocuklarını döven çocuğu kendi elleriyle döverek mahalle kavgalarını tutuşturuyorlar.

Eskiden anne baba çocuklarına Hz Ali’nin “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” vecizesini öğretir ve öğretmenlerine saygıda kusur etmemeleri gerektiğini öğütlerlermiş. Şimdiki çocuklar ise öğretmenlerine karşı her türlü saygısızlığı yapabiliyorlar. ( A.Başar )

YARAMIZ VE YARA BANDIMIZ: GENÇLİK

Delirmek üzere olan bir dosttan bahsederek başlıyoruz. Adamın adına gerek yok. Zeki… Zengin…

Yakışıklı… Emrinde 300’den fazla adam çalışıyor… Artık yaşamaktan başka hedefi kamlamış…
Bir filmde geçebilecek, belki de hiç kullanılmayacak bir sekansa yerleştirelim bu beyzadenin yaşadıklarını … Akıbetimizden… En olumlu akıbetimizden… Varılacak muhtemel son noktadan…

“35 yaşlarındaki bir genç adam; son model arabasıyla şirketine gelir. Geniş koridorlardan sakince, az sonra ölecekmişçesine sakince yürür, onlarca departman kapısından geçer, yüzlerce çalışanına bakar, bir ton bilgisayar, bir ton kağıt, bir ton ofis saçmalığının yanından geçer… Şirket sahibi olarak en güzel şekilde tanzim ettiği odasına girer

… Devasa zengin döşenmiş odasında misafirlerini oturttuğu o ceylan derisi koltuğa bırakıverir kendini… Hiç kıpırdamadan durur öylece… Bakış yönü koltuğunun önündeki, üzerinde küllük, değişik dekoratif süs eşyası ve dergilerin olduğu bir sehpadır. Ona uzun uzun bakar… Delirmiş gibi bakar… Adam, dedesini hatırlar… Dedesi, huzur demektir… Hatırladıkları; bir akşam vakti, ezanı dinlediği dizdir. Dedesinin dizi… Dedesi; dizinde yatırdığı torununa kara erik yedirmektedir. Erik sonrası ezan içirmektedir. Ezan sonrası abdest alan dede-torun beraberce namaz kılarlar…İstenen budur. Özlenen… Plazaların veremediği en önemli hayat, en anlamlı hayat kırıntıları… ”

Her mevkiye geleceğiz, her başarıyı kazanacağız, istediğimiz her şeyi yapabilecek bir lüksümüz olacak; ama kalbimiz hep özleyecek… İsteyecek… Kaybettiğimiz her şeyi… Gerçekleştiremediğimiz gençliğimiz, hep çocukluğumuzun huzurlu dakikalarımızı özleyecek…

2020 yılında belki de global bir sömürge olacak Türkiye’de çöplükleri yalayacak gençliğimizin bir bölümü…
Yada sömürgeleştirilmiş ülkesinden hiç kompleks duymadan ruhunu satmakta beis görmeyeceği adi sokaklara satacak kendini…
Bir zencinin güzel bir cevabı vardı, fakirlikle ilgili bir soruya karşılık: “Biz fakir değiliz, sadece paramız yok”… Fakir olmak… Parası olmamak…

İki özgün kavram… İki özgün mana… Güzel… Acının yoğurduğu zenci gencin bu sözleri karşısında saygı duyuyoruz.

Katolik bir kadın mahkum kendine rasgele kitaplar getiren cezaevi yönetimini “Benim zihnim çöplük değildir. Okuyacağım kitabı ben seçerim” diye protesto etmişti.
Bu iki örneği; seçebilme, reddedebilme, karar verebilme, özgüven sahibi olma ve benzeri kavramların insana, kendisini gerçekleştiren tüm bireylere nasıl bir hareket alanı sunduğunu anlatmak için verdim.

“Bu toprakların genci, T.C kimliği taşıyan gençlik; ahh yaramız ve yara bandımız.” diye peşinde koştuğumuz, canına can kattığımız, gerçekleştirmeye çalıştığımız, harekete geçirmeye çalıştığımız, 200 yıldır kendinden zorla alınan özgüvenini kendisine tekrar sunmak istediğimiz gençlik; yani şu sokakta kızın poposunu cep telefonuyla çeken velet, kahvede kırmızı yediliye okey atmak için bekleyen genç, istikbali göklere bakarak arayan Mehmet, ninesinin kollarını kesip bileziğini çalan Cemil, hayatını sadece ve sadece bir spor gazetesindeki sıradan bir transfere sıkıştırmış İbrahim, kendisini her gün yabancı ellere veren Jale, her gün farklı kokulardaki kadınlardan tat alan Ahmet, üniversiteli öğrenci evlerinde zamanını katleden Hasan, porno dünyasının dehlizlerinde kaybolmuş çocuklarımız…
“Popüler kültür” diye saçma bir kavrama iliştirilmiştir geleceğimiz, gençliğimiz; bizler nitelikli bir sancının ortasında kalmışızdır.
Anlamakta zorlandığımız her tür siyasi ve kültürel manipulasyon kalbimizi delecekken, her gün ona doğru koşmadayız. Yangına… Büyük yangına… Büyümekte… Ateşin açlığı artmakta…

İyice sıyrıldığımız dedemizin kalbi, iyice uzaklaştığımız “Selahaddin yüreğidir kurtuluşumuz” ama bunu göremeyiz. Belki asırlarca da toplum olarak göremeyeceğiz…

“Reel politik” diye bir saçmalığa tutunan siyaset, “Aman şöyle desinler, böyle demesinler” diye kıvranan toplumsal davranışlar yumağının genel aptallık katsayısı vs…

“Hayat; iman ve cihad’dır” anlayışından, “Hayat, para ve zevktir” uçurumuna koşan deli dolu vatan evlatları…

Kaybettiğimiz, kazanmak gibi bir kavrama yabancılaştığımız zamanın en berbat anlarında nefes alıyoruz; onurun, izzetin, şerefin ve adaletin başkenti; dünyanın başkenti İstanbul’da…
Berbat bir bilgi çöplüğüne dönüşen küresel ekonomi, küresel medya üzerimize parçalanmış ruhları ve cesetleri atarken biz hep kurtuluş savaşını nasıl vereceğimizi düşünmeye çalışacağız, ama fırsat bulamadan “Kapital” saçmalığına tutunmuşlarla boğuşuyoruz…

Ey yaramız, ey yara bandımız!
Siz!

Yeter artık diyebilecek güç ve sinerji her nerenizdeyse çıkarın?
Dünya birkaç gün sonra sona erecek.
Korkmayın kimse bir şey kaybetmiyor, kimse kazanmıyor bu rengi maviden kırmızıya dönüşen dünyada…

“Gel, yapma, etme…” diye diye peşinde ömrümüzü tüketeceğimiz geleceğimiz, gençliğimiz….
Sana seslenirken sözlerimizi hep doğaçlama söyleyeceğiz…

Bu, ikiyüzlülük konusunda ciddi aşama kaydetmiş toplumumuzda seninle yeni bir başlangıç, yeni devrimler, yeni savaşlar, yeni zaferler için çalışacağız…

Bırak elinden o saçmalıkları…
O “ot” da ne öyle…
Mayışmayalım… Diri duralım…
Ey, cep telefonuna poposunu göstererek gezmeyi marifet zanneden geri zekalı kızlarımızın görüntülerini çeken genç çocuk!

Ey kırmızı yediliye bel bağlamış velet!
Ey yabancı kollarda, adi ruhlarda dolanan güzel kız!

Zaman doluyor…
Yara kanıyor…

Kentlerimizde ruh kalmadı…
Dünya kalp kiriz geçiriyor…
Zamana çomak sokun…
Hızlı koşun geleceğe…
Tren kaçıyor…

Kurtuluşa gelecekler için son çağrı…
Yaramız ve yara bandımız…
Kangrenimiz … Göz yaşlarımız… Kanımız… Canımız… Ruhumuz….
Gençliğimiz…
Sensiz hiçbir yola çıkamayacak ve gidemeyeceğiz…
Sen de biz de öleceğiz bu aptallık cehenneminde…
Gel, gidelim …

Kara erik yiyip, ezan içelim…
Yerli mallara yaslanıp, kendimiz için iyi hayaller kuralım…
Kendimiz için…
Öbür dünyaya…
“Biz fakir değiliz, sadece paramız yok…”
Ama kocaman bir yüreğimiz var…

İslam ARSLAN

Çocuklarını Kendi Elleriyle Mahvedenler

Dünyada bizim gibi çocuklarının geleceğini karartan kaç ülke var bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa; gelecek adına çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz.

Bu karatma işleminde gerek devlet olsun gerekse ebeveynler olsun elinden geleni ardına koymuyor!

Biz ebeveynler sanki çocuklarımızın dünyaya geliş gayelerinin “doktor olmak, mühendis olmak…” zannediyoruz. Etiketli bir mesleği, lüks bir evi ve arabası bir de bolca bir maaşı olunca o çocuğa bu dünyada her şeyi verdiğimizi düşünüyoruz.
Peki ya bu çocuklarımızın mutluluğu, huzuru…?

Asıl vermek istediğimiz bu değil mi? Çocuğumuz mutsuzsa, huzursuzsa, tüm dünyaya sahip olsa bir ehemmiyeti kalır mı?

Mutlu ve huzurlu olduktan sonra, ayakkabı boyacısı olsa, sofrasında yediği bir parça kuru ekmek olsa çok şey mi kaybetmiş olur?

Biliyorum, içiniz burkularak evet diyorsunuz. Mutluluğuna lafınız yok ama sofrasının daha zengin, yaptığı işin daha karizmatik olmasını istiyorsunuz. Bunu istemek kadar doğal bir şey yok ve doğrusu da budur.

Yanlış olan; makam, mevki ve paranın mutlaka mutluluğu getireceği kanaatidir.
Aslolan insanın huzurudur, mutluluğudur. Makam, mevki, para vs bu aslolana ulaşmak için birer araçtır.

Elde etmek istediğiniz şeyler için bir bedel ödersiniz. Bu, Allah’ın yeryüzüne koyduğu bir kanundur.

İşte ben bu makam mevki ve paraya ulaşmak için ödediğimiz bedelleri konuşmak istiyorum:
Ödediğimiz bedel; para, vakit, beden yorgunluğu vs ise problem yok zaten doğal olan da budur. Ama bu hedeflerinize ulaşmak için; sağlığınızı, huzurunuzu, ahlaki duruşunuzu, şahsiyetinizi bedel olarak ödüyorsanız yanlış yoldasınız. Daha işin başında kazanmayı umduğunuzu şeyi kaybetmişsiniz.
Yıllarca, para için, makam için sağlığımızı, huzurumuzu, ailemizi feda ettik. Hedeflerine ulaşanlarımız neyi kaybettiğini anladı ve bunları geri almak için bu sefer de kazandığını geri harcamaya başladı ama nafile…

Kendi hayatımızda yaptığımız yanlışı göz göre göre çocuklarımıza yaptırıyoruz:

Çocuklar daha hayata gözlerini açmadan, sokakta oyunun tadına varmadan bir eğitim maratonuna sokuyoruz. Günün yarısı okulda diğer yarısı dershanede geçiyor. Sabahın köründe ya okula ya da dershaneye oradan öğlen vakti döner dönmez daha karnını doyurmadan elinde bir parça ekmekle diğer tarafa fırlıyor.

Ve yıllarca süren bu eğitimde çocuklarımıza öğretilenler; Fizik, kimya, matematik, türkçe vs. Hayat sadece bu derslerden mi ibaret? Erdemi, sorumluluk bilincini, sevgiyi kaçımız öğretiyoruz? Bunların diğer dersler kadar da mı bir önemi yok?
Öyle veya şöyle çocuklarımız bir yere kapağı atıyorlar ve bir şeyler kazanıyorlar. Ama biz ebeveynlerin yanlışı bitmiyor. Çocuklarımız kazanıyor ama nasıl kazandıklarını sorgulamıyoruz. Helal kavramı bizim literatürümüzde yok artık. Çünkü bizim için ne kazanıldığı ve ne kadar kazanıldığı önemlidir. Kazancı elde ederken gidilen yolun meşruiyeti çok da önemli değildir.

Ve kaçınılmaz son…

Varlık içinde yokluk. Kaybedilen kişilikler, daha fazla kazanmak için kula kulluklar, herkesi, elindekini alacak bir düşman olarak görmeler, ihanetler, huzursuzluklar, mutsuzluklar, psikolojik sorunlar ve belki de intihar…..
Bu mu hayat?

Caddelere çıkın bir bakın: Gülen kaç insan görebileceksiniz. Yarınınızı teslim edebileceğiniz sorumluluk sahibi kaç genç görebileceksiniz?
Eskiden insanlarımız daha fakirdi, araba gibi televizyon gibi hatta elektrik gibi teknolojik rahatları da yoktu. Ama bu günkü insanlardan çok daha mutluydular ve huzurluydular.
Adeta lanetlenmiş bir topluluğa dönüştük:
Paramız var fakat hala bir yerlere borçluyuz.
Eğitim teknolojisi ve imkânlarımız, arttığı halde çocuklarımızın öğrendikleri kendilerine bir yarar sağlamıyor.

Arabalarımız var fakat insanlar arasında gidip gelmeler artık yok oldu.

Geniş evlerimiz, çeşit çeşit oturma guruplarımız, yemek salonlarımız ve yemek takımlarımız var fakat eve gelen misafirimiz yok…

Lütfen kendinizi sorgulayın, gittiğiniz yolu sorgulayın. Çocuklarınıza ne vermek istediğinizi sorgulayın. Çocuklarınız; herkesin nefret ettiği, kendisiyle ve toplumla çatışan bir cumhurbaşkanı, bir profesör, bir doktor veya mühendis olacağına, herkesin sevdiği, kendisiyle ve çevresiyle barışık sıradan bir meslek erbabı olsun daha iyi.
Eskiden insanlar çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi.
Lütfen sizde çocuklarınızı inançlarından, insanlıktan, erdemden, vefadan…uzaklaştırarak diri diri GÖMMEYİN..!

Veysel TEPELİ

Dinle Beni Yüreğim ...

Yüreğim acılara umut dağıtmak için çıkalım yola.......

ve şimdi bir gecede yürüyoruz....yıldızlar arkamızda... selamımız sevdalı yüreklere....bizim sözümüz sevmeyi bilenlere......gönlümüz baharda açan güllerle birlikte.....

sevmeyi anlamak lazımdı anlatmaktan önce.......ama anlamadılar anlatanlar...sevgiyi bu dünyala sınırladılar....halbuki sevgi okadar küçükmüydü yüreğim dünya kadar basitmiydi.....hayır VALLAHİ hayır..eğer okadar basit olsaydı verilmezdi uğrunda canlar..eğer okadar basit olsaydı akmazdı gözden yaşlar....demekki sevginin öteside var...burdan gözükmeyen ama hissedilen.....vede sadece bunu sevenler hisseder..gerçek sevenler....

gel yüreğim ŞİMDİ AŞIKLARDAN BAHSEDELİM ONLARIN HALLERİNDEN...
AŞIKLAR gönülleri dolu insanlardı....derdin ya hep yüreğim bunlar çoook acı çekerler diye....ama gözlerinde hep bir pırıltı vardı...umut dağıtırlardı AŞIKLAR....onlar dünyala sınırlı değillerdi...buraya sığmazdı gönülleri.....
hep el uzatırlardı düşmana bile...."gel derlerdi gel kardeşim bak gittiğin yol iyi değil..gittiğin yer senin için hayırlı değil..gel kardeşim bana yaptıkların önemli değil yaptıkların kendi zararınadır..gel kardeşim ne olur sende gel"hatta yüreğim AŞIKLAR kendilerini incitenlere bile dua ederlerdi.."RABBİM onları affet bilmiyorlar...onları cennetine alacak ameller nasib et...gerekirse RABBİM ben feda olayım..ama kimse cehenneme girmesin.."işte yüreğim bir AŞIĞIN duası böyleydi....onlar kendilerini düşünmezlerdiki....onlar öyle bir yüreğe sahiplerdiki yere ve göğe sığmazdı....onlar öyle bir aşkla dolmuşlardıki gece olunca kapanırlardı kimse görmesin diye.....ağlarlardı hiç durmadan....elleri açılmış RABBİNE ..başları önde ....seccadeleri hep ıslak olurdu...ama bunu kimse bilmezdi...sahibi biliyor ya yeterdi onlar için...geceye ışık olurdu elleri....sevdaya işaretti gönülleri....ve AHİRETTİ onların tek dertleri.....

şimdi anladınmı yüreğim sen aşıklar diyarının kolay olmadığını.....AŞIK OLMANIN kolay olmadığını......AŞIKLIK ÖYLE BİR MESLEKTİKİ..TEK YOLDAŞIN GÖZYAŞIN...TEK SERMAYEN SEVDAN....TEK ÇAREN UMUDUN OLURDU....

şimdi yüreğim hangi yola girdiğinin farkındasın dimi.....ikimiz daha yolun başındayız...elbet bizi incitcekler,kanatcaklar,acıtcaklar...ama biz bunlara tebessümle devam etmeliyiz....bizi uçuruma itenlere el uzatıp GEL KARDEŞİM diyebilmeliyiz..... bilmeliyizki yüreğim SEVENİ SEVEN MUHAKKAK VARDIR.....

aslında biz buraya ait değiliz yüreğim...burada geçici bir misafiriz...ve söyle yüreğim hangi misafir az kalcağı yerde birini incitir.....değermi yaniii...BİZDE BURDA MİSAFİRSEK BU TELAŞ NİYE...KISACIK DÜNYA İÇİN BU BAĞRIŞ NİYE....SÖYLE YÜREĞİM BANA NOKTA KADAR BİR MENFAAT İÇİN VİRGÜL GİBİ EĞRİLMEYE DEĞER Mİ..

yüreğim dikenli olur sevda yolları....kanarsın çoğu zaman.....hasret olur umudun sana yalnız kalırsın çoğu zaman...ama yüreğim şunu hiç unutma YALNIZDA KALSAN,HEP KANASAN BİLKİ BU YOLDA DEĞER YÜREĞİM İNAN DEĞER...

biz zaten sevgini ürünüyüz...RABBİM sevdi bizi ilk önce sevdiki bizi yarattı..sevdiki bizim için cenneti var etti...ve biz yüreğim YARADAN BİZİ SEVERKEN BİZ NASIL OLURDA SEVGİMİZİ GİZLERİZ..SEVELİM YÜREĞİM SINIRSIZCA ,SONSUZCA VE YÜREKLİCEEE..

ve yüreğim yine gitme zamanı.....

şimdi güneşi alıp arkamıza yola çıkalım yüreğim..sevda misali devemizide alarak...ve aşk ipine sımsıkı tutunarak...çıkalım yüreğim sabah olmadan...şehir uyanmadan...

NEREYE GİDİYORUZ...

Zaman çok boşa geçiyo dünyanın sahte büyüsüne kendimizi kaptırmış gidiyoruz ne değer yargımız kalmış ne de iman.Sona gelmişiz ama farkında bile deyiliz yaşantılarımız sadece biraz kaos tek derdimiz maddiyat ve gösteriş. Dostluklar bitmiş çıkar ve sahte tebessümler almış yerini, gözleri ve kalpleri haram bürümüş. Attığımız her adım günaha dönüşmüş birbirimize haram yolları hoş gösterip önerir olmuşuz. Ama ne yazıkki her şeyin farkında olduğumuz halde hiç bir şeyin farkında deyilmişiz gibi davranıyoruz dini duygular sadece dini terimler olmuş nereye gidiyoruz ve gerçekten bunun için mi geldik geliş amacımıza ne kadar uyğun yaşıyoruz.


Acaba Allah sadece dara düştüğümüzde anmak için mi var.yoksa isteklerimizi karşılamak için zaman zaman ona yaptığımız duygu sömürüleri için mi .Ne zaman uyanıcaz bu sahte rüyadan .Acaba uyandığımızda çok mu geç kalmış olucaz.


Yoksa uyanmadan mı bitecek bu rüya.İçine sıkıştığımız hareket dahi edemediğimiz bu düzeni biz mi istiyoruz yani günahın ve küfrün gönüllü askerlerimiyiz.


Günümüzün yüzbin de kaçını geliş amacımıza uygun geçiriyoruz.Hiç bi zaman dolduramadığımız içimizdeki boşluğun gerçekte iman boşluğu olduğunu bildiğimiz halde neden bunun farkında deyilmiş gibi yaşıyoruz.Kendimiz bu kadar boşluk içindeyken ne hakla çok rahatlıkla başkalarını yargılayıp yerden yere vuruyoruz.


Ne zaman kendimiz olucaz.Yaşlanıp bizim için her şeyin artık boş olduğunu ve sonun çok yakın olduğunu hissettigimizde mi.Bu sizcede çok geç olmaz mı .O zaman neden bekliyoruz yoksa hala kendi kendimizi avutmamız devammı ediyo.


Hepimizin korkuları var.Ama asıl korkmamız gerekenden korkmuyoruz, hepimizin sekdikleri var ama asıl sevmemiz gerekeni sevmiyoruz o bize yaklaştıkça biz kaçıyoruz.


Kalbimizde kalan o yumuşaklığın tamamını söküp almadan hala şansımız varken ve başımıza bi felaket gelmeden neden af dileyip sana döndük gerçeği gördük demiyoruz.


Yoksa yaptıklarımızdan mı utanıyoruz.Onun bizi affetmeyeceğinimi düşünüyoruz.


Hayır emin olun o sizi ve beni bütün hatalarımıza rağmen hala çok seviyo ve bizden pişman olduğumuzu gösterecek şeyler bekliyo.


Ne kadar küçük çıkarlarımız için onu unutsakta o bizi asla bi saniye bile unutmadı ve hala bizde umudu var.ama ne yazık ki biz gene nankör olmaya devam ediyoruz.


Hayatımızı kendimiz yönettiğimizi zannedip kazandıklarımızın, aklımızın ve güzelliğimizin kendi kabiliyetimiz ve becerimiz olduğunu zannediyoruz.Bize verilen rızkın yaratanla hiçbir ilgisi yokmuş gibi davranıyoruz.


Hiçbir peygamberin ve patişahın yaşamadığı lüksü yaşıyoruz .kışın ortasın da yaz meyvesi yazın ortasında kış meyvesi bulabiliyoruz .sıcak yuvalarımız eşlerimiz çocuklarımız var.istediğimizi istediğimiz saatte yiyip içiyoruz.Ama bunları bize sağlayana şükür bile etmiyoruz.


Ne olduda bu kadar kör ve nankör olduk.neden hayallerimizi hep dünya süslüyo yoksa cennete ve cehenneme olan inancımızı mı kaybettik.Bize nelerin günah nelerin sevap olduğu öğretilmedimi .ya da dünya gerçekleri unutturacak kadar tatlımı geldi



Bence artık karar vermemizin zamanı geldi mi ....... (ALINTI)

Peygamber Efendimize Göre Gençler

yardım